banner

Marka İmajıyla Sektöre Yön Vermede Gözden Kaçan Bir Taktik: Renkler

Written by

Pazarlama ve renkler arasındaki ilişkiyi betimleyen “renkli” dünya hakkında hem yabancı basında hem de Türkçe basında çokça yazı yayımlandı. Artık turuncunun iştahı arttırdığını, mavinin güven verdiğini hemen hemen herkes biliyor. Bu yazının konusu ise biraz daha farklı bir açıdan pazarlama – renk – marka imajı üçgenini ele alıyor.

Birisi size “Bir spor otomobil hayal et ve rengini söyle.” dediği zaman sizin cevabınız hemen hemen herkes gibi “kırmızı” ise burada üzerinde durulması gereken bir nokta olduğu açıktır. Ya da başka bir örnek üzerinden, farklı bir açıdan konuyu ele alalım. Zamanında Nokia pazarın en büyük oyuncusuyken rengarenk cep telefonu modelleri vardı. Sadece Nokia’nın değil, rakiplerinin de modelleri aynı modaya uygun şekilde rengarenkti. Bunun doğal bir sonucu olarak tüketiciler de rengarenk telefonlar kullanıyorlardı. Peki şu an bir anda telefonu hayal etseniz, gerçekten çarpıcı bir renkte mi olacaktı yoksa siyah ya da beyaz mı olacaktı? Acaba böyle olmasında iPhone’un sektörde yarattığı devrim etkili mi?

Bence etkili. Sadece günümüzde değil, bütün modern zaman tüketicileri devrimsel buluşları veya değişiklikleri çarpıcı bulmuşlardır. Kulaktan kulağa konuşulması, sohbette konusunun geçmesi gibi unsurlar bunda etkili. Ancak esas etkili nokta yaratılan “fark”. Bu fark olmasaydı kısa bir sohbetin konusu olup, unutulup giderdi. Ancak ilk örnekte bahsettiğim durumu ele alacak olursak, Ferrari açısından işler oldukça ilginç bir şekilde gitmişti. 1900’lü yılların başlarında otomobillerin seri üretimine başlanmasından sonra bazı ülkelerin önderliğinde yarışların düzenlenmesine başlanıldı. Yarışan her ülke içinse farklı renkler verildi. Örneğin İngilizlerin meşhur “British Racing Green” rengi buradan gelmektedir. Aynı dönemde İtalyanlara ise “Rosso Corsa” rengi verilmişti. Ferrari, uluslararası yarışlarda ülkeyi temsilen bu rengi kullanmış ve büyük başarılar elde etmiştir. Halbuki Ferrari’nin asıl rengi sarıydı, ki bu rengini kurulduğu şehir olan Modena’dan almıştı. (Logoyu aklınıza getirin!) Ancak artık tüm dünyada “Rosso Corsa” renkle tanınan bir Ferrari gerçeği vardı. Ferrari de bunu fazlasıyla benimsedi. Öyle ki o günlerden beri Ferrari, bütün yeni modellerinin tanıtımını ünlü “Rosso Corsa” rengiyle yapmaktadır. Tabi spor otomobil sektöründe nasıl bir akım başlattıklarının kendileri de farkında. “Rosso Corsa” ve Ferrari olmasaydı belki de şu an spor otomobillerde akla gelen ilk renk sorusuna daha farklı yanıtlar alıyor olacaktık.

Gelelim iPhone’a. İlk iPhone çıktığı zaman yarattığı bütün yıkıcı yeniliklerden bahsedildi. Ancak renk kısmı gözden kaçmıştı. Apple herhangi bir renk seçeneği sunmuyordu. O dönem hemen hemen her Nokia modelinde alternatif renk seçeneği mevcutken, neden Apple tıpkı iMac G3’lerdeki gibi cesur renkleri yeni ürününde kullanmadı? Cevap: Steve Jobs. Jobs o zamanlar minimalist ve sade tasarımı savunarak sektörün dinamiklerine tamamen ters bir karar almıştı. Elbette devrimsel bir üründen de bu beklenirdi: Her alanda devrimsel olmak. Sonuçta iPhone bildiğimiz tüm alanlarda sektör dinamiklerini değiştirdi. Fark edilmese bile telefonda renk talebini ve modasını da değiştirdi. Şimdi ise sadece 10 yıl önce yer alan parlak ve canlı renklerdeki telefonları görmek mümkün değil.

Bütün bunları toparlarsak; renklerin pazarlama için ne kadar önemli ve vurucu olduğundan defalarca kez bahsedildi. Bu yazıda benim dikkatinizi çekmek istediğim nokta markaların gerektiğinde cesur bir adım atıp (marka imajına ters düşse bile) farklı renkler kullanmasını ciddi bir şekilde düşünmeleri gerektiği. Bu sayede hiç beklemedikleri bir yönden sektörün dinamiklerini sarsıp pazarda yeni müşteriler çekebilirler. Dahası, sektöre bir özellik üzerinden yön verip, insanların bilinçaltlarında yer edinebilirler.

Article Tags:
· · · ·
Article Categories:
Marka/İletişim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares